1/4/2008 ·

KÖREBE


Hepimiz biliriz, çocukken oynamışlığımız vardır mutlaka; çoğumuz olmuşuzdur "körebe". Hani kollarını açarak oyunun diğer fertlerine dokunmaya çalışan ebenin merkezinde oynanan "çocuk oyunu"… Gözleri bağlanmış oyuncu, ani hareketler ile oyunun diğer fertlerini yakalamaya çalışır. Tek derdi   "gözlerini açtırabilmektir."

 Çocukların oyunları ile büyüklerin yaşamları arasında sık sık bağ kurmaya çalışırım. O oyunların; yaşamdan beslenen, yaşama kaynaklık eden yanlarının olduğunu her defasında düşünürüm; yani kurulan her dünyanın altında sahibine gülen bir oyunun varlığına inananlardanım.

Düşünelim hele; en iyi bildiğimizi yapalım yani… Şöyle bir gidelim yakın tarihimize; gözümüzün açılması umuduyla kaç defa ebe olmuşuz. Kimlere açmışız kollarımızı, kimlerle oynamışız, ya da kimler oynamış bizlerle…

Zifiri karanlıkta gözlerimizi siyah banttan kurtarmaya çalışan kollar, bir sürü oyuncu kattı yaşamımıza, yüreğimize… Bir çırpıda hepsinin adı gelmiyor aklıma… Bazılarınınsa  hiç gitmiyor…  

Birini "Umut" filmiyle yakalamıştım kolundan, diğerini "İşte Gidiyorum Çeşm-i Siyahımla", bir diğeri de " Yaşamak" diyordu "Bir Orman Gibi Kardeşçesine"… Hiç unutmadım adlarını… Hep yanımdalar… Yanımızdalar…

  Gelin görün ki Bugün,

 İhanetin adını umut, kardeşliğin ise bölücülük eylediler. Vuruyorlar kardeşim diyenin yüreğine; barış diyenin diline… “ya diyorlar seveceksin ya da gideceksin”…Biz zaten iyi biliriz severken gitmeyi; arkamızda “Piraye’yi”, “Ceviz Ağacını” bırakarak… Ama hiç vazgeçmedik sevmekten; özlemden; İstanbul’u dinlemekten…

Biz en güzel vatan şiirlerini sürgündeyken yazmadık mı, en dokunaklı aşkı söylemedik mi adını bilmediğimiz ülkelerde… En içli ağlamalarımız Yeditepeli şehir için değil miydi? Evet! Severek gitmeyi de, arkasında yareni bırakarak sürgün edilmeyi de, en iyi biz biliriz, ama biz; geri dönmeyi de, inadına türküler söylemeyi de iyi biliriz… Dilimizden düşürmedik çünkü barışı, kardeşliği, adaleti… Korkmadık hiç! Ürkek Güvercin de olmadık; Çünkü biliriz ki sevginin olmadığı yerde insan da yoktur; sevecek vatan da…

Fonda Hiroşima’yı söylüyor üstat;  dünyanın diğer ucundaki çocuk için şeker istiyor, onurluca… Çünkü dünyanın tüm çocukları şeker sever… Ve dünyanın tüm çocukları şekerin tatlısını yüreklerine değdirir. İşte biz o yüreğe sevdalıyız; rengine, ülkesine bakmaksızın… Biz dünya kardeşliğini sığdırmaya çalışırken sevdamıza, kim bize diyebilir ki “ya sev; ya terk et”…

Gözlerimize siyah bandı tekrar takma zamanıdır belki; bir daha oynamalıyız körebe… Kollarımızı açıp sevdaya, yol arkadaşı beklemeliyiz yine…

 

Red...

 

 

Yorum (0) Yorum yaz!

1/4/2008 ·

BİRGÜN YİNE GELİRİZ


Askerliğimin son günleriydi…

Deniz kıyısında içeceğim rakının hayalini kurduğum günler…

Yeni devre asker adaylarının, yeşil kamuflaja bürünme şevkine de şahit olduğum günler…

Nizamiye kapısının önü; lüks araçlarıyla biricik yavrularını askere uğurlamaya gelen, ceplerindeki paranın kendilerine verdiği güvenle, herkese ben geldim diyen kahkahasını üç saniyede bir tekrarlayan, sarının en gıcık tonunu saçlarına imaj edinmişler ile lastik ayakkabıları özenle silinmiş, kuvvetle muhtemel liseden bugüne en kıymetli yadigârlarından lacivert ceketiyle, garibanların; belki de ilk ortak alanını oluşturuyordu…

Kapı,  demir pençelerini sonuna kadar açmış; şafak türküsüne başlamışken için için…bir sürü çocuk, bir sürü genç, bir sürü  kardeş; erkekliğin son rüşt noktasının başlangıcına, ürkeklikle cesaretin arasındaki ifadelerle adım adım başlıyorlardı…

          Kapının son gülü hariç…

       Yüzüne hiç yakışmayan yapış yapış gülümsemesinin arkasına sığınmış bir edayla kapıdan giren aday;  arkasından çalınan davul zurnanın; atılan en büyük asker naralarının gazında olduğu belli ruh haliyle kapıdan girerken, şafak takvimi de atmaya başlamıştı yeniden ve de kendiliğinden

        O kapının önünde; orda, yeşillerin tam da ortasında olmaması gereken bir şeyler vardı…ama susuyordum…

        Şafağa kadar susmaya kodlamıştım çünkü kendimi…

        Bir de içeceğim rakı var tabi…o da çok önemli…evet susmalıydım…

        O rakı, denizin hemen yanında, esen meltemin tam ortasında beni beklerken konuşmanın zamanı değildi…

        Evet evet sus-ma-lıyım…

Ya da susar gibi konuşmalıyım…

Hani vardır ya:

“yanlış anlama sakın” veya “aslında ben de senin gibi düşünüyorum” ile başlayıp; ama “şunu da göz ardı etmemek lazımlar” ile biten; liboş, yuvarlak; neidüğü belirsiz… aman sakın ha karşımdakini kızdırmayım; kırmayım sonra yüzüne nasıl bakarım kaygılı bomboş cümleler…

Evet bu yuvarlaklardan birkaçını o an kullanabilirim, ne de olsa mazeret sağlam…hem bi kereliğine de kimseye bir şey olmaz…

Birkaç adım adayın kırmızı gevşek suratına konuşma mesafesi kadar yaklaştırdı beni. Ne söylemek isteyeceğimi biliyorum; tek sorun bunu nasıl yapacağım, yani hangi kelimeler…bulunduğum konum itibariyle köşesi bol bir şeylerle başlamalıyım…derken kendi sesim kulaklarımda…

           Birader baksana!

Askerliği, uzun zamandır beklediği belli bir çeviklikle bana dönen aday, kamuflaj ve şapkanın olmamasına aldırmadan verdiği keskin bir selamla, askerlik döneminde aslında ne kadar da başarısız bir adam olduğum gerçeğini de yüzüme yapıştırıvermişti…

-Emret komutanım!

Hayır hayır komutan filan değilim…askerim ben de… kısa dönem …Üzerindeki tişörtü soracaktım…farkındasın değil mi?

-Neyin abi pardon

Ya önündeki tişörte kazınmış fotoğraf? Che…

-Abi adamı tanımam…Otogarda arkadaş ısrarla giymemi istedi; ben de kıramadım… 

Anladım…adamı tanımıyor…

20 yaşında…

ve tanımıyor…

çünkü artık o, sıradan…

ve de öylesine bir adam(!)

Oysa tişörtteki o fotoğraf, pek de uzak olmayan bir yakınlıkta; dünyanın en ücra coğrafyalarında; en ezilmiş, en umutlu ve en heyecanlı insanların el ele tutuşma noktası değil miydi?

Evet dün gibiydi her şey…yandan geçirilmiş şapkası, elinde purosuyla meydan okurken “Özgürlük Heykelinin Çocuklarına”…

şimdi bir adam…

öylesine bir adam…“Belki de dün hakikaten çok uzaktır”

Heykelin Çocukları intikam almayı iyi biliyor, nerden vuracağını da…şöyle adamın sırtından, tam kalbinin üzerine…evet onlara yakışır gibi…onlar gibi…

Sırttan…ve Kalbin Tam Ortasına!!!…Sanırlar çünkü kalbe saplanan kurşunun sevgiyi de bitireceğini… 

Kafamı uzatıp tişörtün markasını görmeye çalışıyorum…

Evet sırttan ve kalbin tam ortasına vurmuşlar…dün parayı reddedenler bugün harcanıyorlar teker teker…adları, en güzel fotoğrafları, anıları ve aşkları satılırken müzayede salonlarında; sanki birileri işte kocaman balonunuz patladı  demeye çalışıyor…

olsun…

desinler…

tişörtlere bizim ütopyalarımızı kazıyıp, para da kazansınlar…

bugün susanlar; yarın çığırır elbet…

geçenlerde sitenin fonu Sevinç Eratalay’dı…yine geliriz diyordu…

evet… biz görür müyüz bilmem ama;  bir gün mutlaka geleceğiz…

 

Red...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum (0) Yorum yaz!

1/4/2008 ·

SATANİSTLER NE İSTER


SATANİSTLER NE İSTER 

Yaklaşık iki haftadır mail posta kutum, Alevi Derneklerinin gönderdiği, protestoya davet mesajları ile dolup taşıyor. Tüm kızgın mailler aynı zat'ın, aynı açıklamasını protestoya değer bulmuşlar. Zat'ı Muhterem'in açıklaması anlamlı: "Alevilere Diyanetten pay verirsek Satanistler de ister." Evet! Nerden tutsanız elinizde kalacak; alışagelmiş "talihsiz!"devlet adamı açıklamalarının bir örneği daha…

Açıklamayı okuduktan sonra düşündüm… Ve kendi kendime sordum: "şimdi nolucak?". Soruyu evirip biraz daha ayrıntılamak gerekirse; satanistler Alevilerin her talebi sonrası, biz de istiyoruz derlerse ne olur?

Evet üstünde uzun uzun düşünülmesi gereken bir konu!!!; O yüzdendir ki; yaşanılası muhtemel birkaç gelişmeyi, kendimce  somutlamak istedim.  

Birkaç yıldır başta Cem Vakfı olmak üzere bazı Alevi Örgütleri, Alevilerin de Diyanetten pay almasını, Diyanet İşleri Başkanlığı görev alanın Alevileri de içine alacak şekilde genişletilmesi gerekliliğini dile getirmektedir. Yani vakıf, alevi ibadethanelerinin oluşturulması, din adamlarının yetiştirilmesi gibi birçok konuda devletin yardımını istemekte; taleplerin dillendirildiği her dönemde ise ceplerindeki Alevi oylarının sayısını belirtmektedir…

Laik devlet anlayışında Diyanet İşleri gibi kurumların olmadığından tutun da, 12 Eylül mirasçısı kurumdan nasıl bir pay beklentisi içinde olduğumuza kadar birçok meşru soru var kafamda. Ayrıca aldığımız görgünün; yaşadığımız kültürün de “pay-lanmaya” müsait olmadığı da bir gerçek

Ama açıklamanın diğer boyutu beni daha çok ilgilendiriyor… Yani farklı dinî yapıların ya da inanç derneklerinin de diyanette temsili ile ilgili durum… Mesela düşünsenize Cem Vakfı cebindeki alevi oy miktarını arttırıp siyasilerin gözüne sokmak suretiyle Diyanetten pay almaya başladı… (Diyanet İşleri Başkanlığı yıllık bütçesinin 37 kurumu solladığı düşünüldüğünde devasa bir rakam…) Bunu gören satanistlerde bir dernek ya da vakıf kurup koşa koşa diyanetin yolunu tuttular… “Malum Açıklamaya” göre Alevilere verilecek pay emsal oluşturacağından, benzeri bir yardımı onlar da talep edebilirr…

EEE sonrası…

Sonrası trajikomik elbette…

Satanist Dernekleri ile İlgili Kurum arasındaki diyalog sizce nasıl olur?  

Kendimce özetleyeyim

 

Satanistleri Koruma, Kollama ve Yaşatma Derneği: Merhaba

İlgili Kurum: Merhaba

Satanistleri Koruma, Kollama ve Yaşatma Derneği: Herkese “Pay” veriyormuşsunuz; biz de isteriz

İlgili Kurum: Ne yapalım, yapacak bir şey yok, vereceğiz artık.

Satanistleri Koruma, Kollama ve Yaşatma Derneği: “Pay”ı almak için ne tür belgeler gerek?

İlgili Kurum: “Pay”ı ne şekilde harcayacağınızı belirtir, bir yazı lazım.

Satanistleri Koruma, Kollama ve Yaşatma Derneği: O hazır merak etmeyin.

İlgili Kurum: Alayım.

Satanistleri Koruma, Kollama ve Yaşatma Derneği: Buyurun.

İlgili Kurum: Okuyalım bakalım nerelerde harcayacaksınız “Pay”ı…

 

İşbu Belge Satanistleri Koruma,  Kollama ve Yaşatma Derneği’nin İlgili Kurumdan Talepleridir

1.                          Her yıl belirsiz zamanlarda yaptığımız ayinlerde kesilmesi için; her bölge derneğimize besili 20’şer adet kedinin alınması için gerekli ödeneğin verilmesi…

2.                          Yine belirsiz zamanlardaki ayinlerde kullanılmak üzere, belirtilen sayıda köprü altı mekânlarının kurularak, buraların sosyal mekânlara dönüştürülmesi için gerekli ödeneğin verilmesi…

3.                          Kedi kesmek için kullanılmak üzere hijyen şartlarına uygun aletlerin alınması için gerekli ödeneğin verilmesi.

4.                          Ayinlere katılacak derneğimiz üyelerinin kılık kıyafetinin standart hale getirilmesi adına gerekli ödeneğin verilmesi…(Not: Ayinlere Takım elbise ile gelen bile var. Olmaz ki!!! Bizim bir misyonumuz var)

 

Yıllardır ülke çağdaşlığının bayraktarı, ilerici tüm hareketlerin kaynağını teşkil eden bir kültürün; Aleviliğin, maruz kaldığı tavrın ironik silsilesidir bu anlatılan.

Bugüne kadar gerçek laikliğin tahsis edilmesi adına söylemediğini bırakmayan; ülke kaynaklarının tüm vatandaşlara, kamu yararı gözetilerek, hakkaniyetle bölüştürülmesi tabanında çalışan böylesine bir kitlenin,   Diyanetten “Pay”lanması da,  satanistlerle aynı düzlemde dillendirilmesi de kabul edilemez.

Bugüne kadar emekten, sevgiden yana Alevi örgütlerinin taleplerine bakıyorum… Özgürlük, Eşitlik, Tam Bağımsızlık, Sosyal Hukuk Anlayışı, Laiklik… Yani insana dair tüm güzellikler… Sanıyorum ki hepimiz fark etmişizdir, söylemlerin hiçbirinde bencillik yok… Tümü Hepimiz İçin… Herkes İçin… Ve Her Şeye Rağmen…

 

Red...

 

 

 

 

 

Yorum (0) Yorum yaz!

1/4/2008 ·

GÖKKUŞAĞI


Bir buçuk yaşındaki kızının neyi göstermeye çalıştığını anlamıştı nihayet; anlamadığı, küçüğün böylesine bir tutkuyla; gözlerinin kamaşmasına aldırmadan; “hâlâ onu görmeye” çalışmasıydı. Bakmaktan kendini alamayan bebek; gözlerini inadına bulutların önüne dikip, kendisine “merhaba” diyen “Gökkuşağına” karşılık veriyordu. Hani kurtarabilse kendini babasının kollarından; kanatlanıp, renklerin en cümbüşünde, en masum gülüşünü gösterecekti tüm dünya çocuklarına… O kendini bırakmışken heyecanın tutkusuna, babası yine o anlamsız paronaya ile elini kalbine götürmüştü kızının; çok hızlı çarpıyordu kalbi; bir an önce eve gitmeliyim derken kendi kendine, adımlarının zaten yola düştüğünü gördü…

1, 2, 3, 4 ve  bizim ev…4 tane çam ağacının solundaki ikinci “çok resmî” apartman… Benzerleri gibi beton, ama daha resmî… daha cansız… daha kurallı…24 saatini aynı mahalde geçirdiği insanların kapı önüne koydukları “imaj kaygılı cilalı ayakkabıların önünden geçerek, diğerlerinin aynısı kapının önünde, anahtarlarını çıkarmaya çalıştı. Birden boynunun sıcağına düşen kızının alnıyla irkildi… Uyumuştu bebeği; göz kapaklarının ardındaki o güzelim gözlerinin hala güldüğü şevkini vererek… dikkatlice, çantasının içindeki en kuytu yeri mesken edinmiş; üzerinde “inadına umut” yazan anahtarlığını çıkardı…- Üyesi olduğu sendikanın verebildiği tek hediye idi… Üyelerinin nerdeyse tümü en az bir yargılama geçirdiğinden, bütçesinin büyük bir bölümü mahkeme masraflarına gidiyordu …- kızını uyandırmama çabasıyla, doğru anahtarı bulmaya çalışıyordu… nihayet üçüncü denemesinde, özgürlük alanının kapısını açanı buldu… içeri doğru attığı ilk adımda kaloriferin o kuru, nemrut havasının boğazına yapıştığını fark etti… nefret ediyordu o demir yığınından, her haliyle yapaydı çünkü... kışın, eksi 24 derecede bile üşütmüyordu içerdekileri, kendinin soğuk haline bakmaksızın… dışarıdaki yaşamla ile evdekiler arasına petek petek mesafe koyuyordu utanmadanarlanmadan

Başını sarsmadan doğruca odasına yöneldi kızının… Miki Fare, Ördek Donald, Kırmızı Başlıklı Kız karşıladı onları. Miki Fare posterinin asılı olduğu duvarın boyunca uzanan beşiğine yatırdı bebeğini… kendisi de, ne yapacağına bilmeyen bir ruh haliyle beşiğin önündeki oyuncakların yanına oturdu… birden oyuncaklara ilişti gözleri… anlamaya çalıştı… bu kadar oyuncak değil de neden bir gökkuşağı etkilemişti onu. Henüz adını bile zikretmeyi yeni öğrenmiş bir bebek, böylesine bir heyecanı nasıl yaşamıştı?  Oyuncaklara bir kez daha takıldı gözleri; nerdeyse her renkten her çeşit oyuncağı vardı… beyaz, sarı, siyah, mavi, kırmızı… ama “O”, gökkuşağını sevmişti… oyuncaklarına değil; gökkuşağına vermişti ellerini…

         Bir anlam çıkarmaya çalışıyordu, bir sebep…

         Neden diye sordu kendine yine; neden?

Ellerinden güç alarak; ayağa kalktı… Ayaklarının uyuşmasına bakılırsa epey zaman geçirmişti renkler ile…  pencerenin önüne kadar gidip gökkuşağını görmeye çalıştı yeniden. “Her defasında kızının kendisine benzemesiyle övünen baba da heyecanlanacak mıydı acaba renklerin kardeşliğinden diye sordu kendi kendine ?”

 Henüz görememişken gökkuşağını, buldum diye bağırdı birden… buldummm… uzun zamandır hissetmediği bir rahatlama ile oyuncaklara yöneldi… Birkaç adımla varmıştı yanlarına… tüm oyuncakları teker teker almaya başladı eline, kavradığı oyuncakların rengini de kendisinin duyabileceği şekilde dillendiriyordu…“mavi”, “kırmızı”, “siyah”, “sarı”…evet bir sürü renk, bir sürü “yalnız” renk, “arkadaşı olmayan”, “öylesine” renk, “sıradan”, “yoldaşsız”

Sonra gökkuşağına baktı; içi içine girmiş bir sürü renge; sarılmışlar birbirlerine dost gibi, kardeş gibi, aşk gibi... sanki birbirlerini koruyorlar; soğuktan, yalnızlıktan, acıdan… hani birini alıp götürsen uzaklara; parçalanacaklar, yok olacaklar, üzülecekler…her birinin varlığı, diğer kalanların anlamını oluşturuyor sanki…birlikleri güçleri gibi…koca koca bulutların arasında, el ele tutuşmuş; yoldaş misali

Uyuyan kızına baktı; kıyabilseydi, tutup başını koyacaktı; yüreğinin üstüne. Özgürlük karanfilim, kardeşliğin güzel gözlüsü diyecekti...

Uyan Kızım! Bak memleketine diyecekti…

Koca koca adamlar “mermer” yapıyorlar vatanı,  her yere kara kara bulutlar götürüp, yok ediyorlar gökkuşağını; senin sevgiyle, masumiyetle baktıklarına, düşman gözüyle bakıyorlar, sen küçücük yüreğinle “merhaba” derken onlar hain diyor…

 

Kalk Kızım!

Nolur Uyan!

Uyan ki yıkılsın artık bu köhne zihniyet!

Uyan ki “Renklerin ve Halkların Kardeşliği” alsın götürsün bizi Nazım’a…

 

Red...

  

DAVET

Dörtnala gelip Uzak Asya'dan

Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan

Bu memleket bizim.

 

Bilekler kan içinde, dişler kenetli,

Ayaklar çıplak

Ve ipek bir halıya benzeyen toprak,

Bu cehennem, bu cennet bizim!

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,

Yok edin insanin insana kulluğunu,

Bu davet bizim...

 

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür

Ve bir orman gibi KARDESÇESINE,

Bu hasret bizim...

Nazım Hikmet RAN

 

 

 

 

 

 

 

Yorum (0) Yorum yaz!

1/4/2008 ·

SEMAHA DURSA SARIGELİN


SEMAHA DURSA SARIGELİN

 

“Soğuğun kasveti kara kara atkılarla kapatırken ceset şahitlerinin yüzünü, o aydınlık yüzler; en samimi fotoğraflarıyla, belleğimizin en mağrur yerinde, yine çok bilindik unutmayacağız dimağının tam ortasında,  dimdik ayaktalar… Yarınımıza onca güvercin, onca şiir onca fotoğraf katmış olarak…”

 

Bazen, attığım sloganın son harfi neyi unutmadığımı hatırlatır bana… Yumruğumu aşağı indirir; o kadar gürültünün içinde düşünürüm unutmadığımın ne olduğunu… Çünkü bellek, fırsatını bulduğunda koyar kendini sıradanlığın vurdumduymaz yanına… Güçsüz gördü mü seni, yüreği en duyarsız nehirlere akıtıverir birden… işte o nehirlerden neler çıkardığım ya da neleri o nehirlere bırakmadığım önemlidir benim için… Faillerini meçhul bırakan fotoğrafların küçük bir nüansı ya da bir kare görüntünün en acı saniyesi hatıra oluyorsa yaşamım için, o hatıraları silmeye gücü yetmiyorsa belleğimin… Unutmayacağım derim… Unutmayacağım…

 

Acılar, zamanı sokunca araya başkalaşır; rengini atar üstünden, farklı bir soluktan sokuverir hançeri… İşte bu esnada nasıl durduğumuz, neler okuduğumuz, hangi halayı isyan eylediğimiz, çocuğumuzun ismini ne koyduğumuz; belki de acıya bal katmayı öğretir bizlere… Sarıgelin farklı gelir mesela kulağımıza; en keyifli anlarda aşkın, ayrılığın şarabını içerken eşliğinde; bir bakmışsın güvercinler ülkesinin yitik türküsünün adı olmuş. 

 

Bazen unutmamak da unutamamak da yorar insanı… Aşkın türküleri ağıt olur çünkü birer birer… Çekilmez fotoğraf, okunmaz şiir… Çünkü hepsi umut barındırır içinde, güzellik katar insana… Daha dün üniversitelerde sırtından vurulan güzel gözlüleri atamamışken bünyemizden,   kardeş acısını nasıl çekeriz sineye? Nasıl oluruz umutlu; nasıl oluruz güzel? Peki ya yarın? Ocaklar, Şubatlar ya da diğer zemheriler, hangi sevdiğimizi, hangi gönlü karanfili;  karlı soğuk betonun üzerine serecek; beyaz bereye sığınarak… Ya da hangi adam en güzel fotoğrafını çekemeden güzel gülüşünü bırakıp gidecek yanı başımızdan bağıra çağıra…

 

Umut insanı ayakta tutar derler… Ondan umut koydum kızımın adını… Daha birkaç günlükken Hrant Amcasını işitti Sarı gelinlerden… Hala o türküyü her duyduğunda gözleri büyür…8 günlük olur yeniden…

 

19 Ocak’ı unutmadım…

Ama 20 Ocak unutamamazlığın üzerinde yaraladı beni…

 

Çünkü götürülenler her zaman üzmez insanı; dedim ya umut getirir bazen hayata, boncuk boncuk gözleriyle… Beni asıl yaralayanlar yarenlerin arkasından beyaz güvercin uçurup, ses tellerinin o bir kereye mahsus tınısıyla kardeşlik diyenlerdir…

 

 Kırmızı perde tekrar açılsa keşke gözlerimizin önüne. Sarı gelin başlasa semaha, bir lazın çaldığı tulumun eşliğinde, sonra bir esmer tutsa alabildiğince sarışının elini, katsa omzuna, başlasa güvercinleri çağırmaya…

Huzursuzlanıyorum…  Evimdeki oturma grubu adlı odunlar geliyor yine üstüme üstüme… Şimdi sarıgelini ctrl f tuşuyla arasam ya da bul “sarigelin” yazsam çok mu sanal olur acaba…

 

Red...

Yorum (0) Yorum yaz!